HAYATIN ANLAMINI ARAYAN DELİLERLE DAHİLER
Sevgili dostlar tekrar merhaba … okurlara selam vermeden yazmaya başlayınca, o yazı hiç rast gitmeyecek gibi hissediyorum. Ama sizlere merhaba diyip başlayınca, yazılar akıp gidiyor 😊
Son iki yazımda güncel bilimsel
konulara felsefi bir bakış açısı getirmeye çalıştım, ancak felsefeyi ve daha önemlisi
hayatın kendisini odağa almadım. Bu yazı
daha samimi olsun, istikametimiz aklımız yerine yüreklerimiz olsun istiyorum,
umuyorum başarırım.
Hepimiz hayatlarımıza bir anlam vermeye çalışıyoruz. Bazılarımız bunu sorgulayarak, bazılarımız sorgulamadan yapıyoruz ama yaşamına anlam verme ihtiyacı herkeste var. Kendimizi çocukken dairenin merkezi sanıyoruz, yaş aldıkça koca evrende küçük bir nokta olduğumuzu anlıyoruz. Daha da yaş aldıkça aslında o küçük noktanın da, evren dediğimiz güzel tabloda önemli bir renk olduğunu ve o rengi canlı tutmanın mutluluğun esası olduğunu anlıyoruz (orta yaş bunalımının keyifli bir özeti oldu sanki 😊)
Hepimizin yaşama amacı, hayattan beklentileri, dünyaya kattıkları ya da dünyanın bize verdikleri birbirinden çok farklı. O yüzden kimseyi kimseyle kıyaslamamak gerekiyor. Ben şahsen herkesi, farklı seviyelerde (kendim de dahil 😊) mantıklı gözükmeye çalışan deliler olarak görmeyi seviyorum. Bu benim hem insanlara zaman zaman oluşan kızgınlığımı ve kırgınlığımı azaltıyor, hem de olaylara objektif bakmama yardımcı oluyor.
Herkes dünyanın en mantıklı şeyini
yaptığına inanarak, hayatın kendisini getirdiği noktada günlük işlerini sorumluluklarını
yerine getiriyor, belli inanç sistemleri ya da ideolojileri kendine kimlik ediniyor,
ailesini de hem duygusal anlamda hem yetiştirilişi sebebiyle sahiplenip
yüreğinin sol yanına basıyor.
Duygularımızın gerçekliği elbette su götürmez … hepimizin çoktan az ama hiçten fazla önemli olduğumuz da ve hayat denen bu iki tekerlekli bisikleti sürmeyi bıraktırsak düşeceğimiz de … O yüzden bilinçli ve varoluşsal bir varlık olarak, üstelik ölüm gerçeğini bilen tek canlı olarak, yaşamımızı yine de canla başla idame ettiriyoruz (hayvanlar yas tutar ve ölüsünü bilir ancak ölümden korkmaz ... ölüme yol açma ihtimali olan tehlikeli durumlardan korkarlar ancak bizler gibi ölüm gerçeği ile yaşamazlar).
Önümüzde bir ölüm gerçeği varken, bir
yandan da Sokrates ve Epikür’ün felsefelerini düstur ediniyor, kaygıdan ve acıdan
kaçıp dörtnala neşe, haz ve mutluluk arıyoruz.
Ki kesinlikle katılıyorum yapmalıyız
… ama üst seviye bir bilinç ile mutluluğu harmanlamak çok zor bir zanaat. Hayat gerçekten
çok güzel, umuyorum herkes yanıbaşındaki mutluluğu (kendi mutluluk tanımı
neyse) tutup yakalamayı başarır.
Çoğumuz zaten mutlu olduğumuzu bilmediğimiz için mutsuzuz. Ya da hayal edip hak etmediğimiz şeyler yüzünden mutsuzuz. Küçük anlarda saklı, mum ışığı gibi mutlulukları kaçırdığımız için mutsuzuz. Tükenmişlik sendromu, takıntılı kişilikler, düşük seratonin seviyeleri yüzünden mutsuzuz. Koyverin gitsin dostlar 😊
Yukarıda bahsettiğimiz üst seviye bilince sahip kişiler kimdir dersek, sizi bilmiyorum ama benim aklıma filazoflar geliyor. Ne kadar mutlulardı bilemiyorum ama çoğu oldukça çılgınmış. Diyojen’in bir fıçı içinde yaşadığını hepimiz biliriz. Peki Diyojen’in Platon’un “İnsan, iki ayaklı kılsız bir hayvandır“ sözü üzerine bir tavuk alarak tüylerini yolduğunu ve Platon’un ya bu tavuğu akademisine kabul etmesini ya da hatasını kabul etmesini talep ettiğini bilir miyiz … Sonrasında Platon ne yapmış? Diyojen’in argümanını doğru bularak hatasını kabul etmiş ve tanımını “İnsan; tüysüz, iki ayaklı ve geniş düzgün tırnaklı bir hayvandır“ olarak düzeltmiş. Tencere dibin kara, seninki benden kara 😊
Sokrates’e de Atina Sineği derlermiş
çünkü sokakta herkese yapışıp o günün dini ahlaki koşullarına hiç uymayan sorgulamalar
yaparmış. En sonunda ölüme çarptırıldığı mahkemede sana ne ceza verelim diye
sormuşlar. O da kendisi gibi bir adamın bütün harcamalarının ve bakım
masraflarının devlet tarafından karşılanmasını talep etmiş. Sokrateas ölüm
cezasına çarptırılmış ama şu an Atina’nın
her yerinde heykelleri var.
“Düşünüyorum öyleyse varım“
cümlesiyle tanıdığımız Descartes, soğuk havada sığındığı bir odada gördüğü bir
rüyanın ardından analitik geometriyi geliştirmiş. Kendisine kutsal bir ruhun
yardım ettiğini öne sürmüş ve gördüğü imgelerin ışığında matematiksel metodu felsefeye
uygulama fikrini bulmuş.
Çocuk eğitimi ve bakımı konusunda
uzman sayılan ve eğitim felsefesi geliştiren Jean Jacques Rousseau, tüm
çocuklarını doğumdan hemen sonra terketmiş (o
devirde aristokratlar arasında normal bir davranış ama çocuk eğitimi konusuna
kafayı takmış bir düşünürün, tek bir çocuk yetiştirmemiş olması normal mi?)
Böyle onlarca örnek verilebilir. Diyeceğim o ki, filazofların çoğu pek de normal değilmiş. Zaten delilik ve deha hep kolkola gezer😊 O kadar bilinci kaldırmakta zorlanan insan beyni, zincirleri bir noktada kopartıyor. Bir de gariplerim dertlerini kimseye anlatamamış, çoğunu kimse anlamamış. Muhtemelen tekerlek gibi pratik bir ekipman bile, M.Ö 3500’lerde Sümerler tarafından bulunduğunda, faydasını sorgulayanlar çok olmuştur.
Üst seviye bilinç dediğimde bugün
bildiğimiz anlamıyla, salt IQ’yu da kastetmiyorum. Evet sormak, sorgulamak,
analiz etmek için belli bir altyapı ve zeka gerekir, ancak felsefe ya da bilinç
formel mantıktan ibaret değildir. Duygusal zeka gerekir, somut dünyadan soyut sonuçlar
çıkartmak gerekir, ciddi bir yaşanmışlık gerekir. Bilgisayar programı yazar
gibi felsefe yapamayız.
Dünya, maalesef çok değerli düşünürleri, bilim adamlarını, sırf genel geçere uymuyorlar diye, onbinlerce yıldır idam etmiş, yakmış, zehirlemiş, yaşam hakkını elinde almıştır. Bu noktada Darwin’in evrim kurallarını önümüze koyarsak, bu zeki insanları harcaya harcaya, geçen gün sevdiğimiz bir dostumuzla sohbetini de yaptığımız üzere, dünya IQ ortalamasını düşürmüşüz. Ortalamamız belki 110 olabilecekken şu an 75 sadece😊(Einstein ve Stephen Hawking 160, Newton 190 deniliyor) Kimbilir bu kadar zeki adam ve kadını öldürmeseydik belki galaksiler arası fink atacak teknolojiye sahiptik şu an.
Benim felsefede sevdiğim şeyse zekadan çok, bu disiplinin her konuya derin yaklaşımı, müthiş gözlem gücü kullanımı ve hemen her konuyu tek bir cümle ile özetleyebilme yetisidir.
Uzun bir
yolculuk tek bir adımla başlar – Konfüçyüs
İnsan
bilmediği şeyler hakkında daima abartılı düşüncelere kapılır – Albert Camus
Boş bir kafa
şeytanın çalışma odasıdır - Platon
vb.
Benim gibi tezcanlı bir insan için bu bulunmayacak birşeydir. Yaratan bana akıl vermiş ama fazla sabır vermemiş. Küçükken anneannem örgü öğretmeye çalıştığında, kazak yapacağım diye başlayıp banyo kesesi olarak bitirirdim, herşey hap gibi olsun isterdim. Ortaokulda merak sardığım Felsefe bana bu hap kazanımları sağladı.
Bir de insanlara güzel bakabilmeyi getirdi. Antoine de Saint
Exupery’nin ünlü Küçük Prens kitabında “Gözler kördür. İnsan ancak yüreğiyle
baktığı zaman gerçeği görebilir” der. Ben ise naçizane, yüreğin ve gözlerin bir
olduğuna inanıyorum, yeni insanlarla tanıştığımda hep gözlerine bakarım. O
gözlerde, yaşanmışlıklar masumiyeti ve çocukluğu öldürmüş mü hemen görürsünüz.
Pozitif enerji aldığınız insanlar, çocuk yanlarını az çok koruyabilmiş insanlardır.
Hepimizin etrafında böyle insanlar çok olsun, onlar hayata anlam vermeyi
kolaylaştırırlar.
Son dönemde tekrar yazmaya başlamak da benim hayatıma anlam
kattı, bu yüzden yazılarımı okuyup blogda ya da sosyal medya hesaplarında yorum
yazan tüm okuyuculara çok çok teşekkür ederim.
İnsana kendini, çocukluğundaki gibi hayatın merkezinde algılatan en güzel duygu aşktır (ama bazen aşk yalandır o yüzden kendimize güvensek daha iyi💘😊). İnsanın kendini o merkeze çekebileceği en güzel yolsa, hayatta el yordamıyla ilerlemeyip hayallerinin peşinden kanat açmaktır.
O zaman avuçlarımızdaki hayal kırıklıklarını bırakıp, tekrar
hayal kurmaya başlayalım. Ve bu hayaller, birazcık da delilikle sarmalansın 😊 Dali normal biri
olsaydı, o resimleri yapabilir miydi?
Mantık bizi A noktasından B noktasına götürür, hayal gücü ise heryere, bunu unutmayalım.
Sevgiyle kalın.





Comments
Post a Comment