Evrenin Kitabı Matematik Diliyle Yazılmıştır 


Fizik ve Felsefe ne kadar içiçe ise, matematik ve felsefe de o kadar içiçedir. Matematik hayatımızın neredeyse her alanına dokunan büyüleyici bir fikirler dünyasıdır.


Matematik, “bilim, bilgi ya da öğrenme” anlamına gelen Eski-Yunanca (mathema) sözcüğünden türetilmiştir. Matematikçi ise (mathematikos) “öğrenmekten hoşlanan” anlamına gelir.


Felsefe sözcüğünün ise Yunanca aslı Philosophia’dır ve iki ayrı sözcükten oluşur. “Philo” sevgi anlamına gelir; “Sophia” ise “bilgelik” anlamındadır. “Philosophia” bilgelik sevgisi demektir. “Philosophos (filozof) da bilgeliği seven, bilgiyi arayan” ve ona ulaşmak isteyen kişidir.

Bir yanda doğru sorular sormayı değerli gören ve akıl yürütme biçimleriyle insanı ve doğayı anlamaya ve açıklamaya çalışan felsefe, diğer yanda herkesin kabul edeceği kesin sonuçların peşinden koşan ve olgulara dayanan matematik. İlk bakışta bir araya gelmeleri güç gibi görünse de tarih boyunca felsefe ile matematik birbirlerini geliştirmiş ve zenginleştirmiştir.

 

İnsanoğlu, dünyayı ve evreni anlamanın mantık ve matematikten başka bir yolunu başlangıçtan beri bulamadı. İçinde belli bir düzen olan, belli bir denge olan her yapı matematikle anlaşılır ve anlam kazanır. Matematik, içinde yaşadığımız evrenin zihinsel bir modelidir. 


Fizik, matematik ya da felsefede, “keşfedilen, yaratılan, düşünülen, hissedilen” herşeyi ifade etme şeklimiz ise, en üst ve uç nokta olan “Sanat”’dır. Sanat, en genel anlamıyla sanatçının anlatmak istediği şeyi, “biçim verme yöntemiyle” gerçekleştirme çabasıdır.

Felsefe de sanat da, doğayı ve insanı konu eder. İnsanı anlamaya, yorumlamaya çalışır. Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık vardır.

 

Peki yaşadığımız evrende, “felsefe, sanat, fizik, matematik, sanat”, hepsi belli sayılar vasıtasıyla içiçe geçiyor olabilir mi …  Hepsini ve herşeyi birbirine bağlayan nümerolojik metodlar olabilir mi … Sayıların yaşamımızdaki gücü ve gizemi nedir, hiç düşündünüz mü …

 

Daha önceki yazılarımızda, kuantum fiziği ile felsefeden bahsederken, tüm evrenin belli katsayılar içeren dört temel formül ile yönetildiğini, bu dört formülün de “tek bir katsayı” ile bir birleşik alan formülü içerisinde birleştirilmeye çalıştığından bahsetmiştim. Tüm evreni yöneten tek bir formül / tek bir katsayı … ilginç değil mi?

 

Kabalada, İslamiyette, Sufizmde, Türk mitoloisi ve Şamanizmde de sayılar her zaman anlamlı olmuştur. Örneğin Türk Mitolojisinde bazı sayılar kutsal bir özellik taşır.  Bir, üç, dört, beş, yedi, dokuz, on iki, kırk sayıları Türk mitlerinde sıklıkla yer bulmaktadır. İslam dininde ise bir sayısı Allah'ı ifade eder. Allah birdir ve tektir. 7 ise, İslam dünyasındaki ilk mükemmel sayıdır. 7 gök, 7 iklim, 7 dünya ve deniz, 7 renk, 7 peygamber, kalbin 7 aktif gücü, hali ve 7 durağı vardır. Kâbe 7 kez tavaf edilir ve bu Tanrı'nın 7 özelliğini temsil eder.

 

Dinler ve dinsel mistisizm dışında, son dönemde biyofizikte de sayıların hangi kavrama karşılık geldiği ve üstüste tekrarlandığı zaman, atom ve molekülleri nasıl etkilediği üzerine çalışmalar yapılmıştır. 


Japon bilim insanı Masaru Emoto, rakamlarla çalışmalardan önce, belli kelimeleri suya okuyarak, su kristalleri üzerinde çığır açan bir deney yapmıştır. Bu deneyde mikroskobik ortamda ve çok soğuk bir odada su kristalleri incelenmiştir. Bir kısım suya iyi ve güzel sözler söylerken bir kısmına da çok çirkin sözler sarf edilmiş, bunun yanı sıra değişik türden müzikler dinletilmiş ve farklı duygular su örneklerine yansıtılmıştır. Sonuçlar aşağıda gördüğünüz gibidir… Güzel sözler sarf edilen su kristalleri tıpkı kar taneleri gibi düzenli ve muazzam bir şekil oluştururken kötü sözler söylenen kristaller oldukça dağınık ve birbirinden kopuk bir hal almıştır. Buradan çıkan sonuç aslında sözlerin sadece durağan su değil insan üzerinde de çok etkili olduğunu açığa çıkarıyor çünkü bildiğiniz üzere insan vücudunun dörtte üçü sudan oluşmaktadır. Sıradan bir su birikimine bile sözler tesir ederken insanlara ve gün içinde kendimiz için kullandığımız sözler nasıl tesir eder, bir düşünelim.


Prof. Dr. Masaru Emoto ,içinde 70’ten fazla kristal resmi bulunan “Su Kristalleri” adlı kitabında deneylerinin sonucunu: ”Su cansız bir madde değil, canlı ve duyguları algılayan kristallerden oluşur. Su çevresinden pozitif ve negatif bilgileri alır ve ona göre tepki verir” şeklinde özetler. Ancak deneyler aynı şartlarda tekrarlanamadığı için, somut bilim kabul edilememektedir.

 

 

Sayılara geri dönersek, Emoto’nun araştırmalarına paralel çalışan Rus Matematikçi Grigori Grabovoi, sözler yerine “sayılar, ışık, ses dalgaları” aracılığıyla geliştirdiği şifa metotları, ve belli sayı sekanslarının istenirse suya okunarak ve suya niyet yüklenerek içilmesi ile geliştirdiği alternatif şifa metodları ile tanınmaktadır. 28.000 farklı sayı sekans deneyerek uzun yıllar konu üzerinde, farklı denek gruplarında araştırma yapmıştır. Konu yalnız Rusya'da değil, ABD'den Avrupa'ya kadar birçok kıtada ilgi görmektedir. Grabovoi'un yetki verdiği tıp doktoru Svetlana Simirnov, bu öğretiyi 10 yıl önce Türkiye'de de tanıttı. Açıkçası bu öğreti, bize hiç de uzak değil. Suya dua okuma ve şifa tasları İslamiyette ve Budizmde sık gördüğümüz uygulamalardır.

 

Grabovoi’nin tekniği, günümüzde çok popüler olan kuantum iyileşme metodları ile çok paralel. Bu metodlar, ister niyetlerimizin okunduğu suyu içelim / ister tekrarladığımız sekans ve olumlamalarla iyilik ve şifa arayalım, bilinçaltımıza kaydedilen olumsuz bilgiler olumluya çevriliyor. Olumlamalar, hayatımıza isteklerimizi, iyi ve güzel olanı çekmemize ön ayak oluyor ve bu değişimler hem şu anımızı hem geleceğimizi etkiliyor.

 

Grabovoi’nin uygulamalarında, sayıların enerji seviyesindeki titreşimlerini kullanılır ama içinde sayılar olsun ya da olmasın, kuantum iyileşme uygulamalarında mantık hep aynıdır ve elektromanyetik alanlar (frekans, dalga, titreşim) üzerinden hücre/DNA bazında değişim ve hücreler arası iletişime dayanır.

 

Yine son dönemde üzerinde çok tartışılan biyoresonans kanununu doğru kabul edersek, kalbimizden beynimize ilettiğimiz duygu, niyet ve düşüncelerimiz, gerçek bir inanç ve güçlü bir istekle birleştiğinde, muazzam bir elektromanyetik alan yaratmakta ve kendisiyle aynı frekansta olanı çekmektedir. Üstelik tüm iletim uzay/mekanın ötesinde, ışık hızı limitine bile takılmadan olmaktadır. Korkularımız korktuklarımızı, umutlarımız gerçekten inandığımızda isteklerimizi karşımıza çıkartır. Çok tuhaf gibi gözükse de, kuantum fiziğinde sadece zıtlar değil, benzer de benzeri çeker– kuantum fiziğindeki sicim teorisi bu olguların bilimsel açıklamasını veriyor. Sayılar, sözler ve yaydıkları titreşimler, burada sadece bir nevi katalizör görevi görür.


Neye inanıp neye inanmadığımızı ve tüm bunların kulağa tuhaf ve alışılagelmedik gelmesini bir yana bırakırsak, benim de tamamen pozitif bilime inandığımı ve yarım gerçeklerden tam yalanlar yaratıp paylaşmak istemeyeceğimi ifade etmek isterim. Bahsi geçen konular henüz hala ampirik araştırma aşamasında. Ancak bir konunun mitlerde, dinlerde, geleneklerde geçiyor ve yıllardır farklı versiyonları ile uygulanıyor olması, ve/veya elimizdeki teknolojilerle henüz kanıtlanmamış olması, onun mantık ve bilim dışı olduğunu göstermez. Tüm bunları zekamız ve içgüdülerimizle her zaman hissettiğimizi ve günün birinde kanıtlanma potansiyeli olduğunu da gösterebilir. Burada önemli olan, metafiziği konuyu şarlatanlık haline getiren insanlara alet olmadan ve sorgulayarak ele alabilmektir.

 

1995’den beri de insan kalbi, beyni ve DNAsı üzerinde yapılan deneyler düşünce ve duygularımızın inanılmaz güçlü bir elektromanyetik alan yaratabildiğini kanıtlamıştır. DNA'nın yapısının, eğitim/meditasyon/düşünce ve duygularla değişebileceği ve DNA dizilimlerinin kendi aralarında haberleşebildiği de kanıtlanmıştır. Bu yüzden bu konuyu üzerinde yazmaya değer buluyorum.

 

İsteyen okurlar Grabovoi’nin Sayılar Eczanesi adlı kitabını alabilir ve buradaki sayı sekansları ile uygulamaları deneyebilir. Ancak Grabovoi’den çok daha önce bulunmuş ve evrenin kodlarını oluşturduğu bilinen mucizevi sayılar var. İsterseniz birlikte onlara da bir göz atalım …

 

Numeroloji bilimi M.Ö. 2500lerde Pisagor ile başlamış ve Pisagor “sayılar bilimi ilâhî güçler bilimi demektir” diyerek çok yerinde bir tespit yapmıştır. Ancak numerolojinin taçlanma noktası, yüzyıllar sonra,1800’lerde Fibonacci’nin bulduğu ve kendi adıyla isimlendirilen Fibonacci serisi ve bu seriden çıkarılan, evrende her yerde gözlemleyebildiğimiz ve altın oran adını verdiğimiz 1,618… sayısıdır.

 

Fibonacci dizisi bir sayı dizisidir ve {1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, …}  şeklinde devam eden sonsuz sayılardan oluşur. Her sayı,dizide kendisinden önce gelen iki sayının toplamıdır. Fibonacci dizisi bazı ilginç özellikler sahiptir. Örneğin;

 

Dizinin üç ve üçün katlarındaki terimleri 2’ye, dört ve dördün katlarındaki terimleri 3’e, beş ve beşin katlarındaki terimleri 5’e bölünür.

Dizinin herhangi ardışık on teriminin toplamı her zaman 11’in katıdır.

Dizinin ikinci teriminden sonraki her ardışık iki terimi aralarında asaldır.

Dizinin herhangi ardışık iki teriminin kareleri toplamı yine bu dizinin bir terimidir.

Dizi ne kadar detaylı incelenirse o kadar büyüleyici ve merak uyandırıcı olduğu görülür. Dizinin terimlerine doğada sıkça rastlanır ve dizinin ardışık iki teriminden büyük terimin küçük terime oranının giderek “altın oran”a (1,618…) yaklaşır.

 

Bu dizinin terimleri, doğada çiçeklerin taç yapraklarında görülebilir.

 


Ayrıca çam kozalağı ve ayçiçeği tohumlarında merkezden dışa doğru sağdan sola veya soldan sağa çizilen sarmal sayılar da dizinin terimlerindendir.


                                  

Dizinin ardışık terimleri arasındaki oranlara bakıldığında ise bu oranların 1,618 sayısına yaklaştığı görülür. Aynı sayı herhangi bir AB doğru parçası üzerindeki bir C noktası için, tüm parçanın büyük parçaya oranı ile büyük parçanın küçük parçaya oranının birbirine eşitlenmesiyle bulunur. Bu sayıya “altın oran” denir ve “?” (Fi) sembolü ile gösterilir.

 


“Altın dikdörtgen” ise kenar uzunlukları AB doğru parçası ve AC doğru parçasıyla orantılı olan dikdörtgendir. Altın dikdörtgen içerisinde bulunan ve kenar uzunlukları Fibonacci dizisinin terimlerinden oluşan kareler sırasıyla çıkarıldığında geriye kalan her bir dikdörtgen yine altın dikdörtgen olur.

 


Altın dikdörtgen içerisinde bulunan sarmal ise “altın sarmal” olarak isimlendirilir.

 

Altın dikdörtgen ve altın oran birçok mimari ve sanat eserinde kullanılmaktadır. Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa ve Son Akşam Yemeği isimli tabloları, Yunanistan’daki Parthenon Tapınağı ve Mısır’daki piramitler, Mimar Sinan tarafından inşa edilen Süleymaniye ve Selimiye camileri de altın oranın kullanıldığı eserlerden bazılarıdır. Örneğin Mona Lisa tablosundaki altın sarmal Mona Lisa’nın burnunun ucundan dönerek çenesinin altını sıyırır ve sol kolunun dirseğinden başparmağına kadar uzanır.

 

                                   

 

Kasırga gibi atmosfer olaylarında, salyangoz ve bazı kabuklu deniz canlılarında, DNA’da, spiral galaksilerin yıldız kollarında ise altın sarmal görülür. Altın sarmalın hem mikro hem makro kozmosda görülmesi, bir varoluş gizemidir.

 


Piyano, keman gibi müzik aletleriyle Beethoven ve Mozart gibi ünlü bestecilerin eserlerinde de altın orana rastlanır. Örneğin piyano klavyesinde bir oktav, biri diğerinden daha yüksek olan iki nota arasındaki müziksel aralığı temsil eder. Bir oktav, 5 siyah ve 8 beyaz tuş olmak üzere toplam 13 tuştan oluşur. Bu sayılar birer Fibonacci sayısıdır.

 


Altın oran hemen hemen tüm medeniyetler tarafından kullanılan en eski denge sistemlerinden biridir. Altın oran kullanılarak yapılan her eser estetik açıdan güzel görünür. Bu oran kullanılarak yapılan tüm eserler döneminin en ünlü eserleri olmuştur. Gözlemleyebildiğimiz bütün evrende bu oranın geçerli ve tutarlı olarak göze çarpması, en azından bu orana yakınsaması, insanı şaşkına çevirecek ciddi bir sistemi ortaya koymaktadır.

 

Peki ya Pi sayısı … o da kâinat ve matematik konusunda altın orandan sonra ikinci mucize sayıdır. Pi sayısını Arşimet’in keşfetmiştir. Çapı 1 birim olan dairenin çevresinin Pi’ye eşit olduğunu görmüştür ve hepimizin ortaokul matematik bilgimizle hatırladığımız üzere Pi sayısı, dairenin çevresinin çapına bölünmesiyle elde edilir. Kısaca 3.14 olarak bilinir ancak irrasyonel ve sonsuz basamaklı bir sayıdır. Modern bilgisayarlarla yapılan hesaplamalar, Pi sayısını 63 trilyonuncu basamağa kadar hesaplayabilmiştir.

 

Pi sayısı sadece dairede, yayda, pendulumdaki hesaplarda değil, ihtimal teorilerinde de ortaya çıkar. İhtimal dağılım fonksiyonlarının çoğu Pi sayısını vermektedir. Pi sayısını kavisli oluşumlarda da görebiliriz. Kıvrılarak akan bir nehri ele alalım. Nehrin, kaynağından son bulduğu noktaya kadar olan uzunluğunu ve bu iki noktayı düz bir çizgi ile birleştirip elde ettiğimiz uzunluğu oranlayacak olursak Pi’ye karşılık geldiğini buluruz.

 

İster ışık ister ses olsun dalgalarla ilgili hemen her şeyde pi sayısı vardır. Gökkuşağında hangi renklerin hangi sırayla gözükeceğini de, piyanoda do notasına bastığınızda hangi sesin çıkacağına da karışır 😉 Daire ve küre hesaplamalarındaki katsayı olması da, onu gezegenler ve uzay/zaman hesaplamalarında baş köşeye oturtmaktadır.

 

Ve Pi sayısının her bir rakamını A Minör armonikte bir notaya atayarak, pi sayısını melodiye çevirirsek ekli videodaki parça ortaya çıkıyor, muazzam değil mi …

 


Peki felsefi açıdan bakalım … Pi sayısının çemberin çevresi (0 sayısının şeklinde) bölü çapı (1 sayısının şeklinde)  olduğunu düşünürsek Pi hiçlik ve varlık arasında bir oran (0/1) olabilir mi ... ya da yanlış (0) ile doğru (1) arasında bir oran 😶 Pi sayısının ikilik sistem (0lar, 1ler) ve Matrix filmindeki simülasyon teorisi ile bağlantısı olabilir mi 😮 Burada biraz serbest uçuş yapma hakkımı kullandık 😊

 

Matematiği ve sayıları sevelim ya da sevmeyelim, matematiğin bilimsel iletişim için geliştirdiğimiz bir dil değil, evrenin doğal gerçekliği olduğunu bilmek gerekir. Evrendeki olguları (örneğin değişim) her zaman matematiksel olgularla (türev=değişim) anlatıyoruz. Ancak matematiksel bir gerçek, biz onu ispatladığımız için gerçek değildir; kimse o gerçeği ispatlamamış olsaydı da, matematiksel gerçekler "gerçek" olurdu. Tıpkı doğadaki gerçeklerin, biz onları keşfettiğimiz için gerçek olmaması; keşfedilmemiş olsalardı da gerçek olmayı sürdürecek olmaları gibi.

 

Tüm evren, çevremizde müthiş bir sayısal ahenkle dansediyor. O zaman biz de kendimizi bu akışa bırakıp, evrenle dansedelim ve uyumlanalım. Belki de mutluluğun yolu bugünden geçiyor 😊


Max Planck'ın dediği gibi "Salt bilim, doğanın nihai gizemini çözemez çünkü biz, çözmeye çalıştığımız gizemin bir parçasıyız." Bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın ve sonsuz evreni yüreğinizde pırıl pırıl yansıtın 💚



 


 

 

 

 

Comments

Popular Posts