FELSEFE SORAR … BİLGİ ve HAYAL GÜCÜ CEVAPLAR …


Sevgili dostlar, ilk blog’umda biraz kendimi anlatmış ve sizlere felsefe ile kuantum fiziğinin nasıl birleştiğini ikinci blog’da anlatacağımın sözünü vermiştim. Bu konuda yazmak, sürekli yeni bölümleri eklenen bir kitabın, başı ile o anki sonunu, ortası olmadan birleştirmek gibi zor bir iş. Yine de zor olanla başlamak istedim😊 ... neden derseniz, kuantum fiziğini ve mekaniğini, evreni anlamanın temel anahtarı ve insanın geliştirdiği en güçlü teorilerden birisi olarak görüyorum.

Kuantum mekaniği ve kuantum fiziği, atom altı parçaları inceleyen temel bir fizik dalıdır. Bu konulara, konunun uzmanları da dahil, yüzde yüz hakim olmak zor olsa da, yıllar içerisinde elimden geldiği kadar kendimi geliştirmeye çalıştım. Tüm evrenin orta/uzun vadede, “Birleşik Kuram Teorisi” adı altında birleştirilmesi beklenen,  dört temel kuvvetle formüle edilebilir olması bana muazzam geliyor: kütle çekim kuvveti, elektromanyetizma, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet.

Tüm evrenin tek, biricik bir formülle yönetildiğini hayal edin. Buna Birleşik Kuram Teorisi diyen de var, Herşeyin Teorisi diyen de var, Süper Sicim Teorisi diyen de var ama evrendeki herşeyi açıklayan tek bir ana formül mümkün … Mevcut teknolojilerin yetersizliği ve üç boyutta sıkışıp kalmış olmamızdan dolayı, bu tek formülün varlığını sadece kuramsal olarak kanıtlanabiliyoruz, deneysel olarak henüz kanıtlanamıyor (neden kanıtlayamadığımız ayrı bir blog konusu olsun, fiziksel uzayda 10-11-26 boyut ve büyük hadron çarpıştırıcıları diye başlarsam sanırım balkonumda yapayalnız kalırım 😊). 

Kuantum fiziği, göz korkutucu gibi görünse de (ki hakkında yazmaya kalkışınca gerçekten göz korkutucu oluyormuş 😊), herşeyi kapsayan/sınanmış/kanıtlanmış büyüleyici bir teori. Daha sınanıp kanıtlanacağı pekçok yeni alan da var. Bu konuya tutkun birisi olarak, kuantum fiziğinin lise müfredatımızdan hemen tamamen çıkartılmış olması beni çok üzüyor.

Lise seviyesindeki bir kişinin kuantum fiziğini detaylı anlamasının olağan olmadığı düşünülüyor. Oysa, arkasındaki tüm matematik ve fizik kuramlarını anlamasalar da, öğrencilerin 20. yüzyılda devrim yaratmış bu konsepti genel hatlarıyla bilmelerinin, önemli olduğunu düşünüyorum. Bilim ve teknolojinin üreticisi olan bir toplum, ancak hayat boyu öğrenmeyi düstur edinmiş bireylerle kurulabilir. Kanımca, hemen her konu, her yaşta, basitleştirerek anlatılabilir.


Teknoloji bilindiği üzere, son 50 yıldır logaritmik hızda ilerliyor. 1947’de transistörün bulunmasından ve ENIAC isimli ilk bilgisayarın geliştirilmesinden sonra, 1970’lerde 3. Sanayi Devrimi geldi … ancak artık sanayi devrimleri her yüz yılda bir değil, her on yılda bir gelecek gibi gözüküyor (aşağıda sanayi devrimlerini liste olarak bulabilirsiniz). Yarı iletken teknolojisinin bulunmasından sonra, hayatlarımız (en azından torunlarımızın hayatları), bir bilim kurgu eserine dönüşecek gibi duruyor. Eskiden bilim kurgu filmleri ve yönetmenlerin hayal gücü, teknolojiye ilham verirken (bkz. denizaltı, protez uzuvlar, cep telefonu, şok tabancası, ses/film oynatıcı), yeni dönemde teknoloji bilim kurgunun çok ötesine geçecek. Ve kuantum fiziği bu yeni teknolojilerin tam kalbinde…


  •  1760 – 1. Sanayi Devrimi: Elle üretimden makinelere geçiş, Buharın kullanımı
  • 1870 – 2. Sanayi Devrimi: Çelik üretimi, Elektrik, İçten Patlamalı Motorlar, Atlantik ötesi telgraf, Radyo
  • 1970ler – 3. Sanayi Devrimi: Elektriğin seri üretimi ve bilişim teknolojileri/otomasyonun gelişmesi ile (mikroişlemciler) üretim hatlarının dijitalleşmesi/hızlanması/sıfır hatalı üretim teknikleri
  • 2011 – 4. Sanayi Devrimi: Endüstri 4.0 adıyla, Almanya’da Hannover fuarında ilk kez tanıtıldı. Fiziksel, dijital, ve biyolojik teknolojilerin bir araya gelmesiyle bir devrim yarattı. Bu devrim nesnelerin interneti (IoT), büyük veri, yapay zeka ve robotik gibi teknolojilerin entegrasyonuyla tanımlanıyor. 3D (üç boyutlu) yazıcılar, akıllı fabrikalar (üretim operasyonlarının dijital ikizlerinin yaratılması) gibi yeni trendleri de kapsıyor


Lazer sistemleri, bilgisayarlar (transistörler, mikroçipler), manyetik rezonans görüntüleyiciler, yarı iletken tüm cihazlar zaten kuantum fiziği ve atom mühendisliğinin eseri ve şemsiyesi altında. Endüstri 4.0 ve getirdiği nanoteknoloji uygulamalarla ise yepyeni bir kuantum çağı açılıyor. Kuantum bilgisayarlar, kuantum internet (beyin implant’ları ile dijital internetin çok ötesine geçen insan makine arayüzleri), öğrenebilen yapay zeka ve 3D yazıcılar geliyor. E=MC2  ve “hepimiz enerjiyiz” söylemlerinin çok ötesine geçeceğiz. Kuantum çağında üretilen teknolojiler, hastalıkların tedavisinden kitlelerin beslenmesine kadar insanlığın en büyük sorunlarına, kesinlikle radikal çözümler getirebilir. Getirecek mi, ve bu teknoloji nasıl kontrol edilecek, tarih gösterecek.

Gerçekten bir kuantum atlaması yaşayıp Tanrı’yı da kendi içimizde bulacak mıyız? Yoksa robotik ve yapay zeka teknolojileri ile insan ırkı bir geri evrim yaşayıp, teknolojiden uzak ve mum ışığında Amişler gibi yaşar hale mi gelecek … (bak bir blog konusu daha çıktı, sevdim sanırım blogger olmayı, tığişi dantel motifi gibi kendi kendine evriliyor 😊)

2024 Ocak ayında, Elon Musk’ın  şirketi Neuralink, ilk kez bir insana beyin çipi yerleştirdi. Operasyon sonrası hastanın durumunun iyi olduğu açıklandı. Her bir kablosuz Neuralink cihazı (ki adı Telepati konulmuş), bir cerrahi robotun beyin korteksine bağladığı 1.000’den fazla süper ince, esnek iletkenden oluşan elektrot dizileri ve çip içeriyor. Musk, tasarlanan cihazla yalnızca düşünerek bir şeylerin kontrol edilebileceğini, ve beyindeki sinyalleri kullanarak düşünceleri metne dönüştürebileceğini vurguladı … ancak ilk etapta felç-körlük gibi nörolojik hastalıkların tedavisi, ve uzuvlarını kullanma yeteneğini kaybetmiş ya da protez uzuv kullanan kişilere yeteneklerinin geri kazandırılması hedefleniyor.

Beyin implantları üzerinde farklı ülkelerde, eş zamanlı çalışmalar yapılıyor. Musk’dan önce, San Francisco – California Üniversitesi’nde, 2019 Nisan ayında, zihni okuyup düşünceleri konuşmaya dönüştürebilen bir beyin implantı zaten geliştirilmişti. Bu sayede konuşma yetisini kaybetmiş kişiler (beyin yaralanmaları, gırtlak kanseri, Parkinson/MS gibi hastalıklar vb. sebebiyle) sanal bir sesle konuşabiliyor. Cihazın çıkardığı seslerin, şu an yaklaşık yüzde 70’i anlaşılabiliyor. Ancak teknoloji mükemmelleştirilecek ve mükemmelleştiği noktada, beyin implantlarının kablosuz olarak birbiri ile de haberleşebileceği düşünülürse, konuşmak gereksiz hale gelecek (bu durumda belki de 1.000 yıl sonra, ses telleri olmayan yeni bir tür ortaya çıkacak). 

Dil farklılıkların da bir anlamı kalmayacak. Chip’den chip’e haberleşmede her türlü çeviri de yapılabilir (Star Trek’deki Evrensel Tercümanı hatırlayın, İngilizce’den Klingonca’ya anında çeviri … ne demiş atalarımız, savaşma seyahat et )

Doğa dijital bir 1/0 zihin değil, içerisinde sonsuz gri bölge ve belirsizlik var. Doğa Ana’nın dili evrenin de dili ve zihni kuantum zihni. Atomları, elektronları, fotonları anlayabilen bir zihin bu (ünlü Japon fizikçi Michio Kaku’nun yalancısıyım ama bence bu başarılı bilim iletişimcisi çok doğru söylemiş).

Kuantum çağı, doğa ananın dilini anlamamızı sağlayacak. Çünkü doğa da bir tür kuantum bilgisayar gibi çalışıyor. Kullandığımız dijital bilgisayarlar gibi birler ve sıfırlarla (binary code) işlem yapmıyor.Doğa bir kuantum bilgisayar gibi işliyor dediğimizde, içinde kuantum geçen herşey hızlı - doğa yavaş gözüktüğünden, kafamızda resmedemiyoruz. Oysa kuantum fiziğinde zamanın, hızın hem çok önemi vardır hem de yoktur (bkz. izafiyet teorisi) … ve büyük objeler olarak , atom altı parçacıklar gibi ışık hızına yaklaşamıyor olmamız ve çökelek peyniri gibi bu dünyada kalmış olmamız, bu karmaşık sistemin bir parçası olduğumuz gerçeğini değiştirmez.


Sanılanın aksine evren, dünyamız ve tüm bu sistem ne mükemmeldir ne eksiksiz. Evrenin artan bir hızda genişlemekte olduğu, entropisinin (sistem düzensizliği) sürekli arttığı deneylerle kaçınılmaz şekilde kanıtlanmıştır. Biz şu an bu kaosun içindeki mükemmelliği ve mucizeleri yaşamaktayız … çünkü doğrusal olmayan tüm sistemlerde kaos düzeni, düzen kaosu doğurur, ikisi sürekli birbirini izler. Evren artan bir hızla genişlemiyor ve entropisi sürekli artmıyor olsaydı, evrenimiz kendi içine çökerdi.

Şöyle düşünebilirsiniz … entropi, enerji gibi korunan bir özellik değildir. Bütün enerji değişimlerinde çevre ile sistemin entropi değişimlerinin toplamı daima pozitiftir. Bu da evrendeki toplam entropinin sürekli artmasına sebep olur. Mesela Dünya'daki yaşam Güneş'ten gelen Entropiyle beslenir. Bitkiler büyümeleri için gerekli enerjiyi güneş ışığından aldıkları zaman evrene bir miktar düzen katılır ve bu nedenle entropi azalır. Fakat Dünya'daki bu entropi(belirsizlik) azalması, bütün bir evrendeki entropi artışı yanında küçük bir miktar olarak kalır. Hele bir de karanlık enerji/karanlık madde/antimadde/paralel evrenler/iki ucunda solucan delikleri olan kara delikler üzerinden zaman ve mekanda yolculuk/boyutlar arası atlama konuları var ki evlere şenlik …  onları sonraya bırakalım.

Kuantum fiziğinden ve nimetleri ile bu kadar kafanızı şişirdikten sonra, yavaş yavaş söz verdiğim üzere kuantum fiziğini felsefeye bağlamam lazım 😊

İnsanoğlu tüm tarihi boyunca, kendisini çevreleyen doğa ve kendisini aşan sonsuzluk (Evren, Tanrı, Yaratıcı ne derseniz) arasında sıkışıp kalmış ve hem iç hem dış dünyasını anlamak için bitip tükenmek bilmeyen sorular sormaya başlamıştır. Felsefe (philo-sophia) işte böyle doğmuştur ve kelime anlamı da “Bilgelik Sevgisi”’dir.

Belirsiz şeyleri hiç sevmeyiz, beynimiz belirsizliği bir tehlike sinyali olarak algılar. Bizi mutlu eden, güzel bulduğumuz tüm canlı cansız objelerde, büyük ölçüde belirgin bir simetri ve altın orana yaklaşma vardır (altın oran konusu da yine “evlere şenlik kapılara mandal” bir blog konusu, onu da sonraya bıraktım 😊).

Felsefenin babası, din ve mitolojinin dışına çıkarak bu belirsizliği çözmek için sorular soran ve metodik bir yöntemle cevaplar bulmaya çalışan ilk filazof, matematikçi ve astronom Milet İyonya’lı Tales’dir (Antik Yunan, M.Ö. 623-545). Hem Tales, hem de onu takip eden Sokrates, Pisagor, Heraklitos, Eflatun, Aristo, Demokritos, Epikür ve burada adını veremediğimiz niceleri benzer soruları sormuştur.


-       Neden hiçbirşey yerine birşeyler var?
-       Evrenimiz ne zaman, nasıl yaratıldı ve gerçek mi? (simülasyon argümanı, bkz. Matrix film serisi)
-       Özgür irademiz var mı?
-       Tanrı var mı?
-       Ölümden sonra yaşam var mı?
-       Bir şeyi nesnel olarak deneyimleyebilir miyiz? (her kişisel deneyim özneldir, nesnel deneyim mümkün değildir … bkz. Platon’un ünlü mağara alegorisi)
-       En iyi ahlaki sistem hangisidir?
-       Sayılar aslında nedir? (sayılar gerçek nesneler midir yoksa matematiğe dayalı iyi tanımlanmış soyut düşünce yapıları mıdır? Evren, hangi yönleri itibariyle insan aklının kurgusudur, hangi yönleriyle gerçek anlamda somuttur?)

                                         

Felsefe hep sorar, bilim ise cevaplar. Fakat felsefede o kadar derin sorular soruyoruz ki ne yazık ki o soruların cevaplanmasında, deney / gözlem / bilim bize her zaman yardımcı olamıyor. Ya da bulunduğumuz üç boyutta ve şu ana kadar sahip olduğumuz bilgilerle bunlara cevap veremiyoruz (işte burada metafizik ve efsaneler devreye giriyor).

Zaten uzay-zamanın kırıldığı ya da birbiri üzerine bindiği solucan delikleri/kara delikler gibi ara geçiş kapıları ile (bkz. Interstellar/Yıldızlar Arası filmi) üst boyutlara çıkabiliyor olsaydık, bu soruları sormaya gerek olmazdı, çünkü cevaplarını bilirdik. Her boyutun bir üstteki boyutun yansıması olduğunu düşünürsek, her boyutta yeni sorular ve yeni cevaplar var. Bizse dediğim gibi çökelek peyniri kıvamında, üç boyutta kalmış durumdayız (0 boyut: nokta, 1 boyut: çizgi, 2 boyut: kapalı alan, 3 boyut: kapalı hacim).

Dört boyutlu bir evren ise bizim evrenimiz gibi sonsuz sayıda üç boyutlu evrenin iç içe geçmesiyle oluşur. Zaman ise ayrık bir boyuttur (farklı yorumlayan bilim adamları da var). Herhangi boyuttaki bir varlık, kendi boyutundan daha yüksek bir boyuttaki varlığı, sadece kendi boyutuna geçtiği zaman görebilir. Bu yüzden üçüncü boyutun dışında olan varlıkları (normal şartlar altında diyelim, bkz. Ghost/Hayalet, Musallat, Semum filmleri, bu şakaydı tamam 😊) göremiyoruz.

Yine de insan, büyük bir azimle, sadece otoritelere dogmalara başvurmamış, deney/gözlem fayda etmese de aklını kullanarak sorularına cevap bulmaya çalışmıştır. İşte felsefe de burada devreye girer, entelektüel bir oyundur ve büyüleyicidir. 

Einstein’dan 2.000 sene önce "Madde enerjidir" diyen Antik Yunanlılar, bunun nasıl mümkün olabileceğini bilmiyordu ancak filozoflar bu minvalde bilimin ötesinde tahminlerde bulunabilir. Democritus "atomu, atomlar arasında boşluklar olduğunu, atomun yok edilemez ve her zaman hareket halinde olduğunu ve farklılık gösteren atom türleri olduğunu", bir elektron mikroskobu olmadan bulmuştur – sadece atomun parçalanamaz olduğu konusunda yanılmıştır. İnsan aklı normal yoldan çıkıp, nereye varacağını bilmeden ormanlık bir yola daldığında, bulabileceği şeyler sizi şaşırtabilir. 

Fizik bilindiği üzere, maddi varlıklar bilimidir ve 16. yüzyılda Rönesans sonrası doğmuştur. Kuantum fiziği ise 1920’lerde Born, Heisenberg ve Paulil ile Almanya’da başlamıştır. Başta kuantum fiziği, fiziğin tüm alt disiplinleri, kimya ve biyolojinin ilgili alt kollarını da yanına alarak, filazofların durmak bilmeyen sorularına cevap bulmak için hizmet etmektedir. Bu sorulara dinlerin verdiği cevaplar, ve din ve bilimin verdiği cevapların  tutarlı olup olmaması ise, ayrı bir uzmanlık alanıdır.

Peki kuantum fiziği, filazofların bu sorularının hangilerine ne cevaplar bulmuştur …İlk başta Batlamyus’un dünya merkezli evren fikrini Galilei ‘nin yıkması ve Newton prensipleriyle kilisenin bilim üzerindeki otoritesinin yıkılmasından sonra, Avrupa’da kilisenin yerini bilim ve aklın aldığını hatırlatalım. 

Ancak tam Newton fiziği ile, yaratılış ve ölüm konuları dışında hemen herşeyi klasik fizik kanunları ile çözdük derken, ortaya kuantum fiziği çıkmış, din ve mistisizme tekrar kapı aralamıştır. 1859’da ortaya atılan Darwin’in evrim kuramı ile, bu kıvamlı çorba iyice bol malzemeli Minestrone’a dönüşmüştür.

Kuantum fiziği, herşeyden önce1900’lerin başında geliştirilen büyük patlama (Big Bang) teorisi ile yaratılışa kısmi bir açıklama getirmiştir. Big Bang teorisi, Doppler etkisine dayalı olduğu için hala doğruluğunu sorgulayan atom fizikçileri olsa da, genel geçer kabul görür bir kuramdır. Peki patlayıp genişleyen o ilk madde nereden gelmiştir ? Buna kuantum fiziğinden çok önce Spinoza 1600’lerde kendi tarzında açıklamıştır.

Spinoza'nıın monist metafiziğinde, töz, Tanrı veya Doğa aynı şeydir. Spinoza'ya göre töz, kendi kendisine yeten ve kendisi kendi varoluşunun nedeni olmalıdır. Töz, çok olamaz, tektir. Spinoza'nın tözü başka bir şey tarafından meydana getirilemez. Sürekli genişleyen evrendeki herşey de bu tek tözden yaratıldığına göre hepimiz kardeş ve yıldız tozuyuz, bu öfke ne diye 😊

Bilim aslında evrenin bu ilk müdahale sonrası, kendi kendine oluşturabileceğini de pekala kanıtlamıştır. Ancak içinde bulunduğumuz evreni belirleyen 26 evrensel sabit var ve bunların neden böyle tanımlandıklarını bilmiyoruz. Gözlemlere dayanarak elde ettiğimiz sabitleri fizik denklemlerine elle ekliyor ve evreni ancak böyle açıklayabiliyoruz. Oysa 26 sabitten biri bile trilyonda bir oranında değişik olsa bildiğimiz evren oluşmaz ve bildiğimiz anlamda yaşam ortaya çıkmazdı (ama belki bilmediğimiz bir evren oluşurdu).

Kuantum fiziği ahlak/inanç sistemleri konusunda yorum yapmamakla birlikte, verileri ister istemez ikisini ayrılamaz bir hale getiriyor. Kuantum fiziğini, yeni biomerkezcilik akımı ile birleştirdiğimizde, uzay ve zamanın bizim dışımızda var olan şeyler değil, bizim zekamızın evreni anlamlandırmak için kullandığı çeşitli araçlar olduğunu anlamaktayız. Bizler uzay ve zamanı tıpkı kaplumbağa misali sırtımızda taşıyoruz. Yani kabuğumuz (uzay ve zaman) yok olsa bile var olmaya devam edebiliriz. Bilinç ölmüyorsa, biz de mekan ve zamandan bağımsız olarak, aslında yok olmayabiliriz.


Bu noktada serbest düşünüp dinleri de konu dışında tutarsak, beden dağılıp gitse bile bilinç yok olmayabilir ... ama yine şu anki teknolojilerle ve insan eliyle bu mümkün gözükmüyor. Çanak anten gibi bir kaynağa bağlanıp dosya yedeklemesi yapmamız gerekiyor. Yaşadığımız sürece bilincimiz bizimle birlikte, ama teorik olarak, bilinç kuantum bir obje olduğundan, zaman ve mekandan bağımsız yolculuk edebilir ve bizim dışımızda var olabilir (bkz. yapay zeka teknolojileri/insan makine arayüzleri vb.)

Gelelim paralel evren, üst boyutlar, tanrısal varlıkların yaşadığı evrenler var mı gibi deli felsefi sorulara … Planck uzay teleskobundan elde edilen bazı görüntüler, evrenimize benzer başka evrenlerin de var olabileceğini kanıtlar nitelikte. Bilim insanları, teleskoptan gelen görüntüleri kullanarak evrenin başlangıcından kaldığı düşünülen kozmik mikrodalga arka planının haritasını çıkardılar ve elde ettikleri ortak görüş, bu arka planın yakındaki başka evrenlerden etkileniyor olabileceği. Bu konu gerçekten uzun ve derin bir konu ve karanlık madde/karanlık enerji gibi farklı tezlerle birlikte sunulması gerekiyor. Sizleri daha fazla yormak ve sıkmak istemediğimden, bana sabredenler için başka bir yazının konusu olsun. Fragman vermek gerekirse o yazıya sıra geldiğinde, en sevdiğimiz popüler konulardan zaman yolculuğunu da dilim döndüğünce anlatmak isterim.

Sanırım ilk yazı diye heyecan yaptım ve oldukça uzun yazdım, okuma sabrı gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum. Bu blog bir teknoloji bloğu değil … birlikte düşünüp birlikte hissedeceğimiz, farklı konular arasında sekeceğimiz, birbirimize enerji – farklı konularda sorularımıza da cevap vereceğimiz bir serbest bölge olsun umarım 😊

Yaşam, belki de evrenin esası değildir. Yaşam belki de, evrenin enerjisini dağıtmak için yarattığı, çok ama çok güzel birşeydir. Ve yaşarken hayal gücü hep yanımızda olmalı çünkü Einstein’ın dediği gibi bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm evreni kapsar.

Hepinize bir sonraki yazıma kadar mutluluk ve bolca hayal gücü diliyorum.



Comments

Popular Posts