5 ELEMENT İLE DENGELENELİM … VE TAHTA DEYİP DE GEÇMEYELİM
Sevgili okurlarım, her bloğumu da balkonda yazmıyorum 😊 Berrak ve sıcak bu sonbahar gününde, sevdiğim küçük bir pastahanede oturdum, çay simit eşliğinde klavyenin başına geçtim … inşallah güzel, okunası bir yazı çıkar ortaya 😊
Konumuz, başlıktan da anlayabileceğiniz gibi, İlkçağ
filozoflarının ilk ilke (arkhe) olarak kabul ettikleri su, ateş, hava, toprak
elementleri ve onları çevreleyip hayat veren 5. element (Ruh- Bilişimci Ruh)
...
Dört element, felsefeden psikolojiye, tıptan tasavvufa,
edebiyattan din bilimlerine, pagan inançlarından, wicca’ya (cadılığın yeni
versiyonu 😈) pek çok alanda karşımıza çıkar.
İnsanlar atom bulunana kadar (1800’lerin başı) herşeyin bu
dört elementten oluştuğuna inanmışlardır. Ancak bu elementleri maddenin
bölünemez en alt parçası gibi bakmaktan ziyade, her varlıkta farklı oranlarda
bulunan ve birbirine dönüşebilen temel unsurlar olarak görmüşlerdir. 1938
yılında uranyum atomunun parçalanması (ki çok talihsiz olarak atom bombasının
yapılmasına sebep oldu) ve 1960’ların başında quark’ların bulunmasından sonra
atomun bölünemez ve maddenin en küçük parçası olduğu görüşü de tarihe
karışmıştır.
Dört elementle ilgili farklı felsefi görüşler gelişmiştir.
Yunan filozoflarından Thales arkhe (ana element) olarak su’yu, Herakleitos
ateş’i, Anaksimenes hava’yı ortaya koyar. Empedokles ise bu üç elemente toprağı
da ekleyerek dört element öğretisini geliştirmiştir, ayrıca hepsinin bir düzen
ve denge içerisinde olduğunu ve herhangi birinin ana element olmadığını söyler.
Empedokles’in dört element teorisi Aristo’yu da derinden etkilemiştir ve
teoriyi sistemleştirerek tabiat bilimlerinde baskın görüş haline getiren
Aristo’dur.
Aristo'ya göre kâinat, "Ay üstü âlem" ve "ay
altı âlem" olmak üzere ikiye ayrılır. Ay üstü âlem sonsuzluk diyarı olduğu
için burada "oluş" veya "bozulma" yoktur, bu nedenle ay
üstü âlemde bir tek unsur vardır. Aristo buna “esir” adını vermiştir. İçinde
bulunduğumuz dünyada diğer 4 maddeye esir olup bağlanmış bu 5.
elemente, Ruh / Ether de denilmiştir.
Bu öngörülerin; herşeyin tek ve bir “töz” olduğu görüşüne, ay üstü alemde (üstel boyutlar) yaratılış ve bozulma olmamasına, zamandan ve mekandan bağımsızlığa ve Aristo’dan 1.500 yıl sonra ortaya çıkacak kuantum fiziğine nasıl ahenkle bağlandığını sizlere bırakıyorum. Arada “attık tuttu” yoluyla birşeyler bulsalar ve bilimle desteklenmeyen görüşler yıllar içerisinde zaten kendini elese de, yine de antik filazoflar büyük adamlarmış ☺
Dört element teorisi “Anasır-ı Erbaa / Dört Unsur” terimi
ile İslam düşüncesine de aktarılmıştır. Anasır-ı Erbaa, büyük âlem olarak
algılanan evren ve küçük âlem olarak algılanan insanın varlık bulmasında, yapı
taşları olarak karşımıza çıkar. İslam külliyatında, insanın alemin küçültülmüş
bir misali olduğu, kâinatta ne varsa, Allah’ın insanın hakikatine onu öz olarak
yerleştirdiği ve kalp gözümüzü açtığımızda büyük alemle muhabbete geçme
kabiliyetimiz olduğu, okunabilir.
Aristo'nun ay altı âlem dediği bölümde dört element (ateş,
hava, toprak, su), bütün varlıkların yapısında değişik form ve kombinasyonlarda
bulunur. Dünyadaki çeşitlilik bu karışımın ve bütünlüğün bir eseridir.
Bunlardan mutlak ağır olan unsur (toprak) aşağıya doğru, mutlak hafif olan
(ateş) yukarıya doğru, izâfi ağırlık ve hafifliğe sahip olan su ve hava da
bunların arasında hareket eder.
Ateş sürekli yükselmeye eğilimli bir yapıdadır. Nereye
çevirseniz yukarıya doğru bir akışı vardır ateşin, bu bakımdan hep ileri
gelenleri ve üst sınıfı simgeler.
Toprak sürekli düşmeye eğilimlidir. bir avuç tutar
fırlatırsın düşer, suya atarsın çöker, toz yapar savurursun - savrulur ama
sonunda yine bir zeminde karar kılar. Bu bakımdan hep mahkum sınıfın
temsilcisidir. Çoğunluğun sesidir veya sessizliğidir.
Hava ateşin varlığının sebebidir. Onsuz ateş yok olur,
varlığını sürdüremez. Bu bakımdan hava ateşin besleyicisi ve toprağın
uyutucusudur. Bu özelliğiyle kitlelerin uyuşturucusu olarak tarihte boy
gösteren ve dönem dönem kılık değiştiren kesimlerin temsilcisidir.
Su ateşin başdüşmanıdır. İçerisinde havadan parçalar içerir.
Tabiatı gereği hep akışkandır, bulunduğu nesnenin kalıbına uyar. Belli bir
şekli yoktur, değişken ve uyumludur ama aynı zamanda asidir. Toprakla
birleşince hayat bahşeder doğaya. Yenilenmenin, dirilişin sembolüdür. Bu
özelliğiyle tarihin harekete geçiren etkeni olmuştur.
1. SU
Su bazı mitolojik sistemlerde ilk başlangıçla ve kaosla
bağlantılıdır. Türk yaratılış mitinde de kozmos, sudan türemiştir. Dünya
mitolojilerinde önemli bir motif olan hayat suyu, ölümlü insanların ölümsüzlüğe
erişme özlemlerinin yansımasıdır.
Suyun, evrenin mayasında bulunan madde olarak edindiği
kutsal değer; tarihte pınarlar, nehirler ve ırmaklar çerçevesinde gelişen pek
çok tapınağı doğurmuştur.
Su, kozmogoniyle ilgili bazı anlatılarda ise cinsellikle
ilgili bir simge olarak kullanılmıştır. Suyun tohum, yağmurun ise ersuyu olarak
simgelendiği bu kozmogonilerde gök yeri yağmur aracılığıyla kucaklar ve döller.
Cinsellikle ilgili bu kozmogonik simge ve bu türden pek çok inanış
"yeryüzü ana" kavramıyla ve çeşmenin cinsel simgeselliği ile
karışmıştır.
Su, başlangıç maddesi olduğu gibi eskatolojik (“dünyanın
sonu ile ilgili”) mitlerde dünyanın sonunu getiren element olarak görülür
(tufan miti). Tasavvufta ise su; saflık, cömertlik, iyilik ve kavuşmayı
simgeler. Yunus Emre’ye göre su, Allah’ın hayat ışığındandır ve cennete ait bir
unsurdur.
2. ATEŞ
İnsanlık tarihinde pek çok bakımdan önemli olan ateş, büyük
saygı görmüş, kimi kültürlerde ise tapım
konusu olmuştur. Eski İran ve Hint dinlerinde; eski Mısır, Kelt, Etrüsk, Grek,
Roma, Slav, Germen, Maya, Kuzey Amerika, Meksika, Çin, Afrika, Polinezya
inanışlarında sık rastlanılan bir tapım sembolü ve aracıdır.
Herakleitos ilk maddenin ateş olduğunu, ateşin havadan ve
sudan daha fazla hareket ettiğini savunmuştur. Herakleitos'a göre maddenin ne
başı ne de sonu vardır, madde ritmik olarak meydana gelen hareketin ayrılmaz
bir parçasıdır (yine kuantum fiziğiyle müthiş uyum).
Evren sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir, ateş denen
kurucu öğeden kaynaklanan bu değişim-dönüşüm, yukarıdan aşağıya ve aşağıdan
yukarıya olmak üzere iki türlüdür. Ancak bu çıkış ve iniş, gelişigüzel ve
düzensiz değildir. Belli bir yasaya, evrensel bir kurala bağlıdır. Bunun
düzenleyici ilkesi "logos"dur. "Logos"a dayanan bütün
değişim-dönüşümler, varlık türlerinin oluşumuna yol açar, bu oluşumun da ana
öğesi "ateş"tir. “Varlık evrenindeki değişim-dönüşümler, "ateş"in
başkalaşmasından başka bir şey değildir” demiştir Herakleitos.
Aristo da Antik Yunan'da ateşin, her zaman Psykhe (ruh) ve
Pneuma (soluk) ile, yani yaşamla kopmaz bir bağı olduğunu belirtmiştir.
Ateşin/Ocağın bu denli önemli oluşu, onlara dinsel niteliklerin de yüklenmesine
neden olmuş ve ateşin kutsallığıyla ocak kültü olarak adlandırılan inanç
biçimleri ortaya çıkmıştır.
Ateş öğesinin belli bir süre sonra kendini yeniden yaratma
gücünü yitirip kısırlaşması sebebiyle, ateş sanatta cinsellik/yaşlanma/ölme ile
de özdeşleştirilmiştir. Freud'a göre alev erkekliğin, ocak ve fırın ise kadın
rahminin simgeleridir.
Bazı mitlere göre ateş, tanrılar tarafından insanlara
verilmiştir. Bazı mitlere göre insan ateşi tanrılardan çalmıştır. Bazı
mitlere/dinlere göre ateşin kendisi tanrı veya tanrıçadır (Zeus’un yıldırımı,
Thor’un çekici, Zerdüştlük’de güneşe-ateşe bakarak tapınma). Ateş, dinlerde
karşımıza cehennem ateşi olarak da sıkça çıkar.
Ateşin sosyal hayattaki ısınma, korunma, pişirme gibi
özelliklerinin yanında kötülükleri giderici, iyileştirici veya önleyici,
temizleyici olduğuna ve canlılara şifa, sağlık, güç, kuvvet ve bereket, uğur
kazandıran bir yönü bulunduğuna inanılmıştır. Ayrıca ateşin; ürküten, tahrip
eden, öldürücü, dolayısıyla cezalandırıcı bir kuvvete sahip oluşu, ona
insanüstü bir karakter getirmiştir.
Japonya ve Avrupa’da bazı bölgelerin eski kültürlerinde;
güneş tanrıça, ay ise tanrı olarak algılanır. Ateş güneş tanrıçadan bir
armağandır ve ocak ateşi söndürülmeden sürekli yanık tutulmalıdır. Adak mumları
ve evlilikte yeni evin ocak ile özdeştirilmesi (ocağa incir ağacı dikilmemesi 😃) de ateşin bu kutsallığından gelmektedir. Hemen hemen tüm kültürlerde ateş
eril, ocak ise dişil bir öğedir.
3. HAVA
Hava maddenin bilinen katı, sıvı ve gaz halleri içinde en
ince olanıdır, gözle görülemez, elle tutulamaz. Hava ateş gibi eril ve aktif
olarak kabul edilir, suya kıyasla çok daha akıcı ve yoğunluğu çok daha azdır.
Işığı ve sesi geçirmede en geçirgen element olduğundan, felsefede hava kelam
(iletişim) ortamı olarak kabul edilir.
Anaksimenes havayı sonsuz ve sınırsız saymış ve kendi
öğretisinde ana arkhe olarak belirlemiştir. Hava Anaksimenes’e göre kozmik
nefestir ve rüzgar sembolü ile gösterilir, ve her daim soluk ve yaşamla
birlikte anılır.
Türk mitolojik sisteminde hava, “Gök Kültü”yle ilişkilendirilir
ancak daha çok “rüzgar” kavramı ile anlatılır.
Tasavvufta, Yunus Emre ateş ve hava elementlerini “nefs”
saymıştır. Ömrünü, Hacı Bektaş Veli'nin
halifelerinden Tapduk Emre'nin dergahında hizmet ederek geçiren Yunus Emre’nin,
Bektaşi inancında tarikat mensubunun geçeceği maddi ve manevi aşamaları
simgeleyen 4 kapı ve 40 makam vardır. Bu dört aşama “Şeriat, Tarikat, Marifet
ve Sırr-ı Hakikat” kapılarıdır ve her kapının kendine ait on makamı vardır.
Şeriat kapısı, nefse hakim olmaya işaret eder ve hava/rüzgar sembolü ile
gösterilir.
Bu hümanist inanışı izninizle, Barış Manço’nun o güzel “Dört Kapı” şarkısından bir kuple ile de analım;
bir çorbayla karnım doydu
hırka bana yorgan oldu
bir de kalem tutmayı öğret
kırk yıl sana hizmet ederim
bana bir harf öğret yeter
kırk yıl sana hizmet ederim
barış`ım uzaktan geldim
dört kapı önünde durdum
dört kapıdan geçemezsem
geldiğim gibi giderim
4. TOPRAK
Toprak canlı varlıkların yaşam kaynağıdır, sürekli üreten
bir rahim olma (Toprak Ana) özelliği ile karşımıza çıkmaktadır. Yeryüzü
yaratılış mitlerinde, kozmogonik (“evrenin kökeni ile ilgili”) bir unsur olarak
toprak hep vardır.
İnsan da hemen hemen bütün mitolojilerde ve dinlerde
topraktan yaratılır. Örneğin Altay Türklerinin inanışlarına göre tanrı Kayra
Kan suyun derinliklerinden çıkardığı toprağı suyun yüzeyine serperek dünyayı
meydana getirmiştir. İlk tanrıçalar, Kybele, Demeter hep Toprak Ana'dırlar.
Adem topraktan yaratılmıştır. Tanrı sevdiği kullarına toprak vaat eder, Yahudi
inançlarına göre Ken'an ülkesi tanrının İsrailoğullarına vaat ettiği Mev'ud
topraktır.
Toprak, ilksel çift olarak algılanan yer- gök çifti miti ile
de kutsallık kazanmıştır. Antik Yunan’da Hesiodos'un sözünü ettiği kutsal
Yer-Gök çifti (Gaia ve Uranos), evrensel mitolojinin ana temalarından biri
olmuştur. Pek çok mitolojide, gök yüce tanrı, yer ise onun eşi olarak tasvir
edilmiştir.
“Yeryüzü Ana” kültüne bağlı önemli bir ritüel de ölülerin
toprağa gömülmesidir. Eskiden yetişkinler öldüklerinde yakılırken, çocuklar
gömülürdü. Böylece Yeryüzü Ananın bağrına geri dönüp yeniden doğabilirlerdi. Bu
noktada, ölüm mitolojisini incelediğimizde pek çok halk arasında yaygın olarak
uygulanan "cenin biçiminde gömme" adeti ile de karşılaşmaktayız.
Cesede, gömülürken cenin biçimi verilmesi, Yeryüzü Ana’nın onu ikinci kez
doğurabilmesini sağlamak amacıyla uygulanırdı.
Elementleri anlattıktan sonra, onları en etkili harmanlayan sözde bilim dalının, yani Simya’nın kapısını çalıyorum. Simya ana elementler teorisini alıp, çok ileriye götürmüş ve modern kimyanın atası olmuştur.
Simya veya alşimi Arapçada kara büyü anlamına gelen
"al-Kimiya" kelimesinden gelir. İngilizceye ise "alchemy"
olarak geçmiştir. Hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem
bir ruhani felsefe disiplinine işaret eder. Simya ile ilk olarak Mezopotamya,
Antik Mısır, İran, Hindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde
Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam
başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya büyük ilgi
duyulmuştur ve tarihçesi 2.500 yıldan fazladır. Daha sonra Lavoisier’in
1700’lerin ortalarında modern kimyanın temellerini atması ile simya tarih
sahnesinden silinmiştir.
Simyacılar, her varlık dört elementin farklı oranlarda
birleşmesinden oluşuyorsa, ''bu oranları değiştirebilirsek maddeleri birbirine
dönüştürebilir miyiz?'' sorusunu sormuşlardır. Sonra da değersiz maddeleri altına çevirme düşünceleri
ile ''en büyük hayaller top 10 listesi''ne girmişlerdir. Felsefe Taşı denilen
ve dokunduğu her nesneyi altına dönüştüreceğine, ayrıca ölümsüzlüğü
sağlayacağına inanılan efsanevi bir taşı bulabilmek için yıllarını
çürütmüşlerdir. Bugün atom ve molekül kavramları sayesinde bunun mümkün
olmadığını biliyoruz. Atomlar arasında dönüşüm, sadece füzyon ve fisyon ile, ve
sadece radyoaktif maddelerde mümkündür.
Simyacılar metallerin kendi ruhlarının olduğuna ve dünya
içerisinde "büyüdüğüne" de inandılar. Altın onların öylesine
ilgilerini çekmiştir ki, herhangi bir metal bulunduğu zaman bunun olgunlaşmamış
altın olduğunu düşündüler. Periyodik tabloyu dolduran metalleri geliştirerek
veya arındırarak mükemmel ruhsal güce ulaşmanın bir yolunu bulacaklarına
inandılar.
Simyacıların hedefi sadece altın elde etmek de değildi.
İnsan vücudu ve ruhunu nasıl mükemmel kılabileceklerini, ölümsüzlük iksiri ile
sonsuz yaşamı bulmayı ve tüm çaresiz hastalıklara çare bulmayı da
amaçlamışlardır. Her elementin Aristo’nun geliştirdiği teoriye göre dört
unsurdan (kuruluk, sıcaklık, ıslaklık ve soğukluk) ikisini içerdiğine
inanırlardı (Ateş, sıcak ve kurudur. Su, ıslak ve soğuktur. Hava, ıslak ve
sıcaktır. Toprak ise soğuk ve kurudur). Bu öğretiler, erken dönem tıp
uygulamalarında sıklıkla kullanılmıştır.
Bilimin ve bilimsel metodolojinin temelleri henüz atılmadığı
için, bu girişimler türümüzün biyolojisine ve evrene dair birçok bilgiyi
keşfetmemizi mümkün kılmıştır. Ancak simya bir bilim dalı değildir. Simyada
araştırmalar deneme yanılma yoluyla yapılmaktadır ve iddiaların güvenilirliğini
sınamak amacıyla herhangi bir objektif yönteme başvurulmamaktadır.
Tuhaf inanışları olsa da simyacılar, civa, sönmüş kireç,
nitrik asit gibi element ve bileşikleri bulmuşlardır. Barutun bulunması,
madenlerin rafine edilmesi, kozmetiğin gelişimi, seramik/cam/boya/likör/esans
üretiminin başlaması için yolu temizleyip açmışlardır.
İslâm filozofu ve hekim İbn-i Sina (M.S. 980-1037), simyadaki dört element/dört unsur teorisinden çok etkilenmiş ve tüm tıp sistematiğini bunun üzerine kurmuştur. Vücutta dört sıvı (kan, balgam, sarı safra, kara safra), insanda ise dört mizaç (demevi (kan), safravi (ateş), balgami (su) ve sevdavi (toprak)) olduğunu savunmuş ve hastalıkların tedavilerini de bu dört ana element ve unsurların çaprazlamalarına bağlamıştır. İbn Sina, tıp alanındaki eserleriyle İslâm dünyası kadar, Avrupa tıp geleneğini de sarsıcı şekilde etkilemiştir.
Örnek vermek gerekirse Çin tıbbındaki Ko (kontrol)
döngüsünde;
Tahta topraktan beslenir. Toprak suyu emer. Su ateşi
söndürür. Ateş metali eritir. Metal tahtayı şekillendirir (metal gereçler ağacı
keser gibi düşünebilirsiniz).
Organlara benzer mantıkla baktığımız zamansa hastalıklar da
bu sırayı izleyerek gelişir. Örneğin tahta elementinin temsil ettiği
organlardan biri olan karaciğer hastalandığı zaman fark edilmezse, ilk önce
toprak elementinin temsil ettiği sindirim sistemini, ardından su elementinden
olan böbrekleri hasta eder.
Çin tıbbının Sheng (yaratma) döngüsünde ise, canlılar “Chi”
yani hayat enerjisinin Beş Elementin arasında gezmesiyle hayat bulur. Bu
döngüye göre elementler de tekrar tekrar birbirinden oluşmaktadır.
Su ağaçları ve bitkileri büyütür, Tahta oluşur. Tahta yanar
ve Ateş oluşur. Ateş kül bırakır ve külü
Toprak emer. Toprağın içinde Metal bulunur. Metal (mineraller) aynı zamanda
Su’da da bulunmaktadır.
Sheng (yaratma) döngüsünün bir diğer adı Anne ve Çocuk
Yasasıdır. “Anne” hasta olduğu zaman Chi akışı etkilenir ve “Çocuk” ta’da
hastalık semptomları görülmeye başlar. Vücudumuzda örneğin, anne yani karaciğer
hasta olduğu zaman çocuk yani kalp birtakım hastalık semptomları gösterir..
Simya ve Erken Tıp dışında Astroloji de dört element sistematiğini baz alır. Astronomi bilim, Astroloji ise sözde bilimdir. Dünyaya en yakın yıldızın insanlar üzerindeki kütleçekimsel etkisinin, beş metre uzakta uçmakta olan bir sineğin etkisinden daha az olduğu düşünüldüğünde, Astroloji bana göre, istatistiki araştırmalarda her zaman çuvallar. Ancak günlük fallardan ziyade, tekrar eden döngüler bazında incelediğimizde (ki o da astronomi oluyor), belli Astroloji söylemleri bir parça tabana oturur. Mistisizm sosu güzel ama popülerlik için somut gerçeklerden uzaklaşmamak lazım 😇
Astrolojideki Zodyak'ta (gökyüzündeki yıldızların ve
gezegenlerin belirli bir düzlemde toplanmış gibi göründüğü 12 eşit parçaya
bölünmüş olan hayali daire) döngüsel olarak Ateşten sonra Toprak elementi,
Topraktan sonra Hava ve Havadan sonra da Su elementi gelir. Zodyak'taki ateş
burçları Koç, Aslan ve Yay'dır. Toprak burçları Oğlak, Boğa ve Başak'tır. Hava
burçları Terazi, Kova ve İkizler'dir. Su burçları Yengeç, Akrep ve Balık’tır.
Peki 5. Element / Ether / Ruh Nedir?
Antik ve Ortaçağ bilimine göre, Ether evrenin dünyanın ötesindeki hacmi dolduran maddedir.
Pisagor’a göre beşinci element diğer dört unsura hükmeden
ruhtur, ve tüm evrene canlılık ve yaşam kazandırandır. Mesela bir ağacı
düşündüğümüzde; aldığı mineraller toprak, beslendiği yağmur su, aldığı güneş
ışığı ateş, verdiği karbondioksit hava olarak kabul edilir ama bir ağacın gerçekten
“yaşıyor” olması, o ağaçta bulunan beşinci element yani “Ruh”a bağlıdır. İnsan
için de dört element benzer şekilde açıklanabilir: Kan ateştir, beden
topraktır, duygular sudur, nefesimiz havadır ve
bunların hepsini tamamlayan şey ruhtur.
Antik Hint öğretilerinde ise beşinci element
"akaşa"’dır. Akaşa diğer dört elementi; vayu(hava), tejas (ateş),
apas (su) ve prithivi (toprak) meydana getiren beşinci ögedir. Hindu
geleneklerinde 7 çakra (insan bedeninde bulunan ruhsal ve fiziksel enerji noktası)
bulunur ve bunları iyileştirmek için sabır ve azimle Pranayama (nefes
egzersizleri), asanalar (yoga duruşları) ve meditasyon uygulanır. Yoganın
üstadı yogiler, insanın görünen fiziksel boyutun ötesinde, daha duyarlı ve
etkin bir bünyeye sahip olabileceğini ileri sürerler (astral seyahat, otonom
sinir sistemini kontrol edebilme/isterlerse kalbi durdurup tekrar başlatabilme
vb..). Bu da fiziksel bedenimizin etrafındaki akaşa (zihin/duygu beden veya ruh
da diyebilirsiniz) alanının temizlenmesi ve güçlendirilmesi ile mümkündür.
Belli psişik yeteneklere ulaşmış yogilerin, diğer insanların akaşa alanlarını
okuyabileceği ve travmaları temizleyip iyileştirebileceği de öngörülür.
Çakraların her biri dört elementten biriyle, farklı renkler
ve kristallerle de temsil edilir. Örneğin Boğaz ve 3. Göz Çakraları, su
Elementidir, mavi-beyaz-mor renklerle yansır ve Lapis Luzuli vb. kristallerin
bu çakralar üzerinde iyileştirici gücü olduğuna inanılır.
Çin mistisizminde ise zaten dört değil beş element vardır ve
ruh yerini beş elementten biri sayılmayan, Chi’ye bırakır. Chi kainatın
oluşumunu sağlayan tetikleyici güçtür ve kainatta kendinde Chi barındırmayan
hiçbir şey olamaz. Bütün Çin metafizik dalları, bu Taocu görüşe dayanmaktadır.
Taocu görüş 2 temel kavramı esas alır: 5 element teorisi ve Yin Yang. Yin Yang zıt güçlerin sonsuz
değişimini anlatmaktadır. Siyahın içindeki beyaz, beyazın içindeki siyah gibi
zıt güçlerin birbirine dönüşme potansiyeli vardır ve evrende her şey zıttı ile
var olur. Zıt güçler, evrende bir araya gelerek enerjiyi oluşturur.
Doğadaki canlı cansız herşey, Tao’ya göre 5 elementten
oluşur ve kendi içinde dengededir. Enerji akışı da Chi ile sağlanır. İnsan
doğanın bir parçası olduğundan, ancak doğayla uyumlu bir şekilde hayatını
sürdürürse mutluluğu ve huzuru yakalayabilir. Feng Shui, Çin astrolojisi, Çin
tıbbı, akupunktur, qi kong, tai chi gibi egzersizler de insanın bu mutluluk ve
huzuru bulması için yaratılmış öğretilerdir ve tamamı 5 element teorisine
dayanır.
Batıni dinlerde ise 5. element ya da maddi dünyanın ötesi
“Ruh” olarak tanımlanır. Teistlere göre ruh, insanın bedensel, maddi
varlığından bağımsız, ondan daha üstün, bedeni kendisine gelip geçici bir ev
gibi kullanan, gözle görülemeyen birşeydir.
Ateistlere göreyse, tümüyle insanın bedensel varlığına
bağımlı, bedensiz hiçbir anlamı bulunmayan ve beden yok olunca yok olacak olan,
kişinin maddi varlığının ürettiği bir farkındalık durumudur.
Bana göre ise “Ruh”, insanlar arasındaki uyuma ve elektriğe
neden olan enerji çeşididir. Fiziksel hayata uyum ve uygulama yaratabilmek için
“Ruh” beyni kullanır. Konuya sadece bir inanç atlayışı (leap of faith) ile
değil, bilimsel olarak bakarsak, Ruh ya da Benlik’in ölümsüz olması için henüz
yeterli şartlar oluşmamıştır. Ama bizim bunları yorumlamamız, bir karıncanın
bir insanı yorumlamasından daha kapsamlı olamıyor, hatta daha bile kötü
durumdayız. Evrensel bir deney tahtasında verilerimiz toplanıyor da olabilir,
göçen ruh/ahiret inancı doğru da olabilir.
İnsanoğlu, matematiksel olarak açıklayamadığı her soru için metafiziksel olgular üretir, çünkü belirsizlikten nefret ederiz. Statik elektrik bulunana kadar yıldırımın açıklaması Zeus’un öfkesiydi. Ruhu anlayabilmek için de belki de Nöroloji’nin onlarca gömlek gelişmesi/genişlemesi gerekir.
Anlayamadığımız Ruh’umuzu en azından tedavi edebilmek için, psikolojik danışmanlık dışında günümüzde spirütuel koçluk uygulamaları ve regresyon terapileri yapılmaktadır. Bilinçatı farkındalık sağlanması, karmanın temizlenmesi, aile dizimi incelemeleri çok popüler hale gelmiştir. Bu tip holistik şifa uygulamalarını, tamamlayıcı tedaviler olarak mantıklı bulsam da, görmek istediğimizi görecek ya da ehil olmayan ellerden danışmanlık alacak noktaya vardırmamamız gerektiğini düşünüyorum.
Birbirimizin ruhunda kapanmayan yaralar açmak yerine birbirimizin ruhunu okşayacağımız, ruhumuzu gönül kafesimizde hapis tutmayıp özgür bırakacağımız, ruh güzelliğimizin tüm enerjimize yansıyacağı harika günlerimiz olsun hepimizin … Sevgiyle ve dostlukla kalın 💓
Kaynakça:
1) Mitolojiden İnsana Dört Unsur Üzerine Bir İnceleme - Birsel ÇAĞLAR ABİHA (Dr. MEB -Eğitimci, birselabiha@gmail.com





Comments
Post a Comment